Sessiz Sözsüz Bir Veda (1996)


Sessiz Sözsüz Bir Veda (1996)

 

Bu şehir işte! Yıllar yılı özlemini duyduğum, ne var ne yoksa emanet edip terk ettiğim şehir, burası. Hava muhteşem. Saatlerce hatta durmadan günlerce adımlamak istiyorum, sokak sokak. Her adımda bir şehir yaşamak istiyorum.

 

Bütün şehir mi dolaşmak istediğim? Buna cesaretim var mı? Nelere gözü kapalı attım kendimi de şehrin dar bir caddesindeki pasajdan ürküyorum öyle mi? Öyle! Eskiyi anmaktan değil korkum, eskiyi bulamamaktan, yaşayamamaktan. Erteliyorum, o caddeden bile geçmiyorum şehri adım adım yeniden keşfettiğim bir ay boyunca. Eskiyi anımsayabiliyorum oysa: Göle gidiyorum, her şey aynı duruyor. Değişen pek çok şeyin yanında gölü o günkü haliyle buluyorum. O gün, o sabah, yorgunluktan gözlerimin kapandığı sabah, yaşanan sadece dinginlikti, el ele. Aynı dinginliği hissettim yine orada. Avcumda bir sıcaklık, yüzümde hep bir gülümsemeyle andım seni. Ağırlık hissetmedim üstümde hiçbir zaman. En çok anıların, yaşananların ağırlığı ezer insanı, sen bunu hiç yapmadın. Sen anı da olmadın hep vardın.

 

Seninle karşılaşmak çok zordu. Sana kendimi göstermeden izlemek istedim seni. On yıl uzun zaman olmasa da pek çok şey için, seni yeniden görmek için yeterince uzundu.

 

Düşüncelerimle baş başa yolda yürüyordum. Mayıs ayı, öğle saatleri, biraz önce şakır şakır yağmur yağıyordu. Caddeler sokaklar geçtim bir sürü. Biraz dinlenmek için bir kafeye oturdum. Dışardaki masalardan birine geçtim, koşarak giden yağmurun kokusunu içime çektim, gözlerimi kapattım, sırtımı sandalyeye yasladım, öylece birkaç dakika kaldım. Yorulmuşum. Yorgunluk esti geçti.

 

Genç bir hanım yanıma yaklaşarak sakin bir ses tonuyla ne almak istediğimi sordu. “Bir çift ışık saçan göz, biraz cesaret, kocaman bir gülümseme, lütfen yelekli olsun” demek isterdim ve keşke getirebilseydi seni bana. “Bir kahve lütfen, sade olsun”.

 

Kahvenin gelmesini beklerken, seninle ilgili tüm anıları seni yaşadığımdan daha yoğun yaşıyordum. Yolda gelirken mırıldandığım şarkı yine döküldü dudaklarımdan:

 

“Yıllar sonra beni ararsan

Bambaşka yollarda yürüyorsak

Kalbimde hala ve daima

Yerin olduğunu bil…”

Şarkıyı mırıldanırken gözüm genç bir kıza takıldı, on üç on dört yaşlarında. Müthiş bir sevimliliğin ardında alımlı bir ifadesi var. Gözleri biraz hüzünlü bakıyor ama pırıl pırıl. Karşısında bir adam oturuyor, sırtı bana dönük. Kırlaşmış saçları kızın babası olduğunu düşündürüyor. Bir şeyler konuşuyorlar sessizce. Adam ne kadar çok sigara içiyor. Can’a benzetiyorum. Onun da kızı bu yaşlarda olmalı. Kahvenin parasını ödeyip çıkıyorum. Eğer şu anda görmezsem seni bir daha hiç gelemem yanına biliyorum. Uçarcasına gidiyorum.

 

İşte cadde, işte pasaj… Dükkandan aynı koku süzülüyor dışarı. Yavaşça bir şey demeden giriyorum içeri. Dükkana bakıyorum hala muhteşem bir yer, her şeyiyle. Sonra dönüp Can’a bakıyorum. Titriyorum. Çeviriyorum başımı. Sadece ikimiz varız.

 

“Yıllardır ne bulutlarda ne masamda papatyalar yok” diyor aniden. Başımı ona çevirmeden sadece gözlerimi kapatıyorum. Yığılıp kalacağımı düşünüyorum. Oysa neler neler söylemek geçiyor içimden, anlatmak anlatmak…

 

On yılın hesabını mı görmek istiyorsun, diye ben kendi kendime soruyorum bu sefer. Oyun değildi hiçbir şey. Tül bir perdenin arkasından yaşanan bir aşktı sadece. Gergin bir tül perdeyi anımsatıyordu tüm engeller. Birlikte olduğumuz anlarsa yağmurda yürümek gibiydi. Bazen dingin ve huzurlu çünkü yağmur hafif hafif yağardı, bazen şimşekler ve gök gürültüleri altında soğuğu iliklerimize dek hissederek ve bazen yazın ortasında bütün sıcaklığıyla kendini yerlere vuran yağmurda sımsıkı sarılarak, sıcağa aldırmadan.

 

Düşüncelerimden sıyrılıp Can’a döndüm:

  • Ama gözlerin hala ışıl ışıl.
  • Ne zaman döndün?
  • Fazla olmadı bir ay kadar önce. Seni görmeye karar vermek zor oldu. Bir yerlerde hep yaşattım seni çünkü. “BELKİ” hep vardı. Önceden de vardı, ilk zamanlarda hani, gittikten sonra da oldu. “Belki”leri emanet edemedim bu şehre. Ama ardından “nereye kadar”ı sürükledi hep. Neyse…

Birden yüzünde hafif bir gülümseme belirdi. Gözleri çantama takıldı:

  • Hiç büyümeyeceksin değil mi? Diye sordu.

Baykuşlu çantama baktım:

  • Büyürsem çocuk gözlerim kapanır, her şeyden çok onlara ihtiyacım var benim. Hayır. Hiç büyümeyeceğim.

 

Büyümek. Birileri hep büyümemi bekledi. Büyürsem neler olacağını hiç bilmediler, hiç anlamadılar. Susuyorum o da susuyor. Aslında delicesine konuşuyoruz. Neler neler söylüyoruz. Daha fazla tutamıyorum, gözlerim doluyor. Sırtımı dönüyorum, onun başı önde. Bu kadar hüzünlü olacağını düşünmemiştim bu karşılaşmanın, pek bir şey de beklememiştim zaten. “Gitmek zorundaydım” demek istiyorum. Hiçbir şey çıkmıyor ağzımdan. Sadece daha çok daha çok ağlamak istiyorum. Ağlıyorum. Sessizce sözsüzce konuşmaya devam ediyoruz. Bulutları anlatmıştık bir gün karşılıklı… O bulutları ağlatıyorduk işte şimdi.

 

Yapacak bir şey yoktu. Buraya kadardı. Sessiz sözsüz bir vedaydı karşılıklı. Dönüp çıkıyorum bir daha dönmemecesine. Oysa biz ne çok….

 

Küçük bir not sana: Sahi hiç ağlamadık seninle. Yazık olmuş. Halbuki ne güzel akar karışır birbirine gözyaşları. Gülümsemek gibi inan bana. Bilirim inanırsın, hep inandın. Son nokta yok henüz ve daha pek çok “henüz” var hayatımızda. SUSTUN. Henüz susmak zamanı da değildi oysa…

Twitter Auto Publish Powered By : XYZScripts.com