Pişmanlığın rengi artık kırmızı…


 

Pişmanlığın rengi artık kırmızı…

Yola çıktım. Yolculukların bana hissettirdiği şey gideceğim yere varmanın heyecanından çok o yolun hiç bitmeyecekmiş gibi görünen, uzayıp giden sonsuzluk hissinin bana verdiği huzur olmuştur. Hayatın yol kenarından geçip gitmesini bir kenara bırakırsak önümde sonsuz bir hayat varmış gibi gelir. Bu yüzden severim yolculukları. O gün de böyle günlerden biriydi. İşten çıkmıştım, haftanın yorgunluğu henüz omuzlarımdayken yola çıktım.

Eve vardığımda sofra hazırlanmış, balık, rakı, salata tüm aile fertleriyle birlikte beni bekliyordu. Kucaklaşmalar, sıkı sıkı sarılmalar… Bir anne ve babanın sarıldığı gibi kim sarılabilir ki zaten? O dokunan eller “ben buradayım, yanındayım, güvendesin” duygusunu yaşatır insana ta bebeklikten beri ve kaç yaşına gelirsen gel değişmez o duygu.

Sofraya oturduk, saat ilerledikçe sohbet güzelleşti, rakıyla beraber şarkıları da içtik hep beraber. Dertmiş tasaymış uçtu gitti masadan, beraber olmanın tadı ancak bu kadar çıkarılırdı. Masanın altında beni özleyen, ayağımın dibinden ayrılmayan Şubat da bu keyiften kendine düşeni alıyordu. Sohbet ilerledikçe iş güç nasıl diye sordular, anlattım, onlar sordu ben anlattım. Sonra aklıma geldi Cuma günü karşılaştığım üç günlük kedi yavrusu. Ölmek üzereyken bulmuşlar, o kadar minik ki yaşamaz annesi olmadan diye düşünmüştüm. Şırıngayla beslemeye çalışıyorlardı. Durun dedim resimlerini çektim, göstereyim size de. Fotoğraflarını açtım. Elden ele gezdi, herkeste bir acıma, sevgi, şefkat seli aldı yürüdü. En son ben aldım tekrar fotoğrafları elime bakmaya başladım. Fotoğrafta bir kadının avucunda duran minicik bir kedi vardı. Ne kadının bedeni ne de yüzü görünmüyordu sadece elleri vardı. Fark ettim ki ben o fotoğraflarda hiç kediye bakmıyordum, gözlerim kadının kırmızı ojelerine takılıp kalıyordu. Kadını tanıyordum elbette, en azından merhabamız vardı. Uzun uzun kırmızı ojelerine bakakalmışım. Ertesi gün bir daha baktım, ertesi gün bir daha…

Avuçlarında muhtaç bir canlıyı tutarken o kırmızı ojeler neden beni etkiledi bu kadar diye düşündüm. Bu kırmızı bana ne anlatıyor?

Dönüş vakti geldiğinde hasretle kucaklaşmalar bittiğinde ve ben yine o sonsuz yolda huzuru hissederken anladım ki o kırmızı ojeler bana şimdiye kadar hiç kimsenin göstermediği ilgiyi anlatıyor, kimsenin beni böyle sarmadığını, kimsenin beni böyle sevmediğini, kimsenin beni öyle avuçlarımdan şefkatle tutmadığını… O fotoğraf benim içinde olmak istediğim bir film karesiydi. Kırmızı ojelerin beni alıp götürdüğü yer onun yüreğiydi… Gidemedim… Şimdi ne zaman kırmızı ojeleri olan bir kadın görsem içimde cız eden bir şeyler olur. Pişmanlığın rengi artık kırmızı…

Twitter Auto Publish Powered By : XYZScripts.com